Anayasso Anayasso
Tasarı metninin Meclis Anayasa Komisyonu'nda görüşülerek oylanmasına da başlandığına göre, AKP'nin anayasa değişikliği paketinin referandum sürecine yakında girileceğe benzer. Türkiye her zaman yaptığı gibi bu dönemi de abur cubur harcayarak çöpe atacaktır. Bana göre bu işe öncelikle "nasıl bir anayasa" sorusundan ziyade, "ne tür bir anayasa" sorusu sorularak başlanmalıydı. Yani detaylı (kazuistik) bir anayasa mı istiyoruz, yoksa şöyle 35-40 maddede toplanıverecek bir minik anayasa mı? Gerçi ben de saçmalıyorum; bu soruyu gerçek anlamda kim sorabilirdi ki? Bugün yüzünüzü kime çevirirseniz çevirin, istisnasız her "önemli" figür anayasa tartışmalarını şu cümleyle açıyor: "Aslında yeni bir anayasa yapılmalı ama..." . Gerçekten içler acısı bir görüntü. Bir toplumun neredeyse tamamı, Türkiye'ye yeni bir anayasa gerektiğinden ve 1982 anayasasından kurtulmanın acil bir vazife olduğundan söz ediyor. Güzel, hoş. Buna rağmen, derinlerde ne oluyorsa oluyor ve yeni anayasa meselesinin lafı bile açılmadan "ileri bir tarihe" erteleniveriyor, yani kimse iş sıkıya bindiğinde yeni anayasanın hayalinden bile bahsetmiyor. Karakolda doğruyu söyler mahkemede şaşar hesabı. Aziz Nesin'in Zübük romanında bizim toplumumuzun bu hastalıklı ikiyüzlülüğünü çok güzel anlatan bölümler vardır. Bunlardan bir tanesinde, ilçenin belalısı Zübükzade İbraam bir akşam yemek sofrasında oranın eşrafına kendi babasının vaktiyle pek haşmetli bir Osmanlı paşası olduğundan bahseder ve Belediye binasının görünen bir yerine büstünün dikilmesinin zorunluluk olduğundan söz eder. Masada oturan eşraftan yaşlıca olanlar, Zübük'ün babasının öyle paşa maşa olmak şöyle dursun, sözüne güvenilmez üçkağıtçının biri olduğunu hatırlamaktadırlar. Lakin bunu pat diye herkesin içinde söyleyip Zübük'ü mat etmek herkese zor gelmektedir. Herkes içten içe "Ne diyor yahu bu şarlatan Zübük, neyin paşasından bahsediyor" dese de, iş konuşmaya geldiğinde her biri, "Haklısınız beyim" diye söze girişmektedir. Gece yarısına doğru dağıldıklarında, niye herkesin Zübük'ün palavralarına karşı dut yemiş bülbül kesildiği konusu açılır. Birbirinin yüzüne bakacak durumda olmayan eşraftan her biri, "Ben gerçeği söyleyecektim ama siz 'evet evet' diye baş sallayınca, ben de durumu bozmayayım dedim" diye cevap verir. Türkiye'nin anayasa tartışmalarını pekala bu şablona oturtabiliriz. Masanın başında oturan bir Zübük, "bu anayasa değişmelidir" diyor. Kendi maiyeti elbette "İsabet buyurdunuz efendim" diye baş sallıyor. Eğer masanın başındaki kişi "Bu anayasa zinhar değişmemelidir" diyecek olsaydı, onlar da bu durumda, "Anayasamızın tek bir noktasına virgülüne dokunan vatan hainidir" diye tezahürata başlayacaklardı. Fakat masada oturanların geri kalanının durumu daha vahim. Onlar da "anayasa değişmelidir" türküsünü söylüyorlar ama neden değişmelidir sorusuna cevap vermiyorlar. Zaten böyle bir soru kıvılcımı, akıllarının herhangi bir çengeline takılmıyor bile. "Anayasa neden bu kadar önemlidir" sorunsalını kurcalayarak Türk anayasacılık tarihinin gelmişini geçmişini kurcalayacak değiliz burada. Ben bu meseleye özetle şu çerçeveden bakıyorum: Bu toplum, binlerce yıllardan beri süren bir keyfi tek adam hakimiyeti ile yönetilegelmiş. En basit bir can ve mal güvenliği meselesinden başlayarak hiçbir temel hak ve özgürlük güvence altına alınmamış. Hepsini geçtim, bir biçimde yürürlüğe sokulan ilk anayasa bile aradan bir yıl geçmeden padişah tarafından buruşturulup rafa kaldırılabilmiş. Böyle bir ortamda anayasa denilen metin, ki hiyerarşik bakımdan hukuki metinlerin en üstünde yer alır, toplumun çeşitli sınıf ve zümreleri tarafından bir nevi "kendi varlığını garanti altına alma senedi" olarak görülüyor. Yasa bir şekilde kolayca kaldırılabilir, anayasa öyle değil. Zaten kıyamet biraz da anayasanın bu kadar kolayca değiştirilemezliğinden ileri gelmekte bana sorarsanız. Toplumun her bir parçası, kendisini ilgilendiren bölümü anayasaya sabitlemek ve onu öylece muhafaza etmek istiyor. Bu böyle olmasaydı ve her gelen iktidar kendi anayasasını beş dakikada geçirebilseydi herhalde bu ülkede darbeden ve belki iç savaştan geçilmezdi. Bu durumda anayasa bu toplum için gerçek bir mutabakat metni niteliği arzediyor. İçeriğiyle değil, varlığıyla. Ezilen ezilmişliği üzerinde, ezen eziciliği üzerinde anlaşmış. Şimdiki tartışmaların en büyük sebebi de, anayasanın iktidarlar tarafından şekillendirilen bir metin olup olamayacağıyla ilgili. Bu ülkede iktidar, "en çok oyu alan parti anayasayı değiştirebilir" diyor. Bunun biraz altını kazıdığımız vakit, büyük sosyal bunalım ve çöküş dönemlerinde toplumun (özellikle de alt kesimlerinin) otoriteye ve geleneğe sarılışlarını görürüz. Dünya tarihine de baktığımızda, "aşağı"nın ve "yukarı"nın karşılıklı tazyiki birleşince totaliterlik geliyor. Şimdi bizde hem bu söz ettiğim "aşağı" dilim, hem de dünyada etkisini giderek artıran biçimsel (fakat içi günden güne boşalan) demokrasi eğilimi üst üste gelince, kör topal işleyen temsili demokrasinin "milli irade" demagojisi tarihte hiç olmadığı kadar önem kazanıyor ve "milli irade"nin icazet verdikleri yeni anayasa yapmaya ehildirler gibisinden bir bakış açısı popülerliğe erişiyor. Olanları bu şekilde okumak gerekir. Alttan ve üstten gelen bu pres karşısında, anayasa paketine soğuk bakanların istedikleri ne? Herhalde herkesin kendine göre bir mülahazası vardır. Bence en çok, mevcut paketin Anayasa Mahkemesi'nin yapısına dair önerilerin 1982'nin otoriter ruhunu koruduğuna, hatta artırdığına ilişkin yapılan itiraz önemli. En çok haklılık payı taşıyan itiraz bu. Fakat bu keşmekeşte kaynayıp gideceği hakkında teminat verebiliriz. 1982 anayasasının, esas olarak topluma karşı devleti, yasamaya karşı yürütmeyi ön plana çıkardığını bugün anlamak istemeyen geniş bir kesim var. Liberaller vs... İşin ilginci, bu cenah, yasama üzerinde hukuki denetim kurmaktan aciz yargı organını yürütme üzerinde vesayet üssü olarak algılamakta. Demokratik bir rejimde yargı, yürütme ve yasama üzerinde hukuki denetim organıdır. Yasama, yürütme üzerinde siyasi denetim kurar. Ve yasama, yargının faaliyetini de toplumsal meşruiyet açısından yer yer denetlemek zorundadır. Demokrasi, bu üç kaide etrafında bina edilen dengedir. Bizde şu anda bu liberallerin filan savunduğu teze göre, 12 Eylül rejiminin yarım yamalak parlamentoya aksettirdiği yasama, milli iradedir. O da kendi içinde ikiye ayrılır: Çoğunluk partisi, en hakiki milli iradedir. Muhalefet partileri ise azınlığın milli iradeye ait parçalarıdır. Son olarak, en hakiki milli irade olan çoğunluk partisinin bünyesinden vücuda gelmiş olan hükümet ise öz hakiki milli irade organı olmaktadır. Yani hükümet, milli iradenin kendisidir. Yürütmenin seçilmiş olmayan atanmış unsurları ise (bürokrasi) hükümet tarafından atandıkları müddetçe milli iradeyle bağdaşır sayılabilirler... Böyle bir şablon. Şimdi bu şablonun demokrasiye uygunluğunu iddia edebilmek mümkün değil. 12 Eylül rejimi, devleti toplumun üzerinde konumlandırırken, aslında "aşağıdan yukarıya doğru demokratik örgütlenme"yi değil "yukarıdan aşağıya doğru bürokratik örgütlenme"yi esas almışlardı elbette. Piramidin en tepesinde, muvazaalı seçilmişlerden ve atanmışlardan kurulu yürütme organı olacaktı. Yargı bunun yan kolu olacaktı. Yasama ise düzenin esasına dokunulmaması kaydıyla göstermelik bir organ olarak varlık pandomimi sergileyecekti... Liberal tezler ise meseleyi -ilginçtir- sınıfsal bir perspektiften yorumlamayı tercih ederek, "halkın seçtikleri sınıfı" ile "Kemalist bürokratlar sınıfı"nı karşı karşıya getiriyorlar; önümüzdeki manzaranın resmini böyle çiziyorlar. Ne biçim bir sınıfsallıktır bu derseniz, herhalde eski Marksistlikten miras bir sınıfsallık gayretidir diye cevap veririm. Tabii aslında bu liberal analiz, kaynağını büyük ölçüde cumhuriyetin başlangıcından bugüne büyüyerek gelen sağ-muhafazakar analizden almakta. Devletçi-milliyetçi sağ muhafazakarlığı kaynak aldığı içindir ki, devlet aygıtının bir bütün olarak toplum üzerindeki ağırlığını kaale almıyor ve son tahlilde "devlet"in bir parçası olan yürütme organını "milli iradenin yansıması" bahanesiyle kutsadıkça kutsuyor. "Bürokrasi olsun, fakat seçilmiş hükümet atasın" istiyorlar. Yarım yamalak temsili demokrasinin su yüzüne çıkardığı yürütme organını toplumsal meşruiyetin ta kendisi ilan ettikleri gibi, bu yürütme organının tayin ettiği bürokrasiyi de milli iradenin bir parçası sayıyorlar. (Benim seçtiğimin seçtiğinin seçtiği, benim seçtiğimdir). Bu doğrudan doğruya totalitarizmdir. Çünkü totaliterlikte esas, kaynağını toplumsal meşruiyetten aldığını iddia eden bir egemen unsurun yukarıdan aşağıya doğru toplumu ve kurumları biçimlendirmesidir. Evet, bu anayasa paketinin arkasında, esas olarak devletçi-milliyetçi bir zihniyet ve onun güce tapınmacı aydınlarının elbirliğiyle omuzladıkları bir totaliter heyula bulunmaktadır. Önemli olan, referandumda evet ya da hayır oyunu kullanmaya karar vermezden önce bu totaliter heyulayı teşhir edebilmektir.
Can Beysanoğlu
Siyaset Bil.
e148162@metu.edu.tr
23.04.2010 14:22
Görüntülenme Sayısı: 977
12 Eylül 2010'da yapılacak olan anayasa referandumunda tercihiniz ne olacak?
































