Güncelleme: 19.04.2010 05:17 Sunucu saati: 10.09.2010 23:10
Türkiye'nin En Büyük Öğrenci Gazetesi
Anketimize cevap verdiniz mi?

Sina Akşin Röportajı

GAZETEODTÜLÜ:  Son 5 senedir "Tarihimizle yüzleşmek" kavramı bayağı gündemdeydi. Hatta 2009 yılında zirve yaptı. Hocam Avrupa’da bu tarihle yüzleşme oldu mu, özellikle batı Avrupa’da nasıl oldu, nasıl gelişti? Türkiye’de de bu süreç varsa, sakatlıklar nelerdir?

Sina Akşin:
Valla işte her ülkenin bir takım ayıpları var, tarih boyunca işlenmiş bir takım ayıpları oluyor. İşte en ileri toplum diye bellediğimiz İsveç’te Lapon’lara yapılan muameleler var. Kısırlaştırmışlar bilmem ne yapmışlar geçmişte. Falanca ülkede hayvanlara yapılan muamele toplu imhalar olabilir. Her ülkenin böyle şeyleri var. Herhalde tarihimizle yüzleşmek deyince bu konulara dikkat çekmek isteniyor. Türkiye’de Ermeni tehciri mesela bir örnek olabilir.

GO: Türkiye’de daha çok resmi tarih gayri resmi tarih üzerinden gidiyor sanırım.

S.A: Resmi tarih ne demek? Herhangi bir ülkenin ilkokullarında ortaöğretimlerinde öğrettiği şeylerdir. İlkokul düzeyinde tarihle yüzleşmek diye bir şey olamaz. Yani kalkıp da Amerika, çocuklarına Kızılderilileri biz nasıl kestik nasıl yok ettik bunu anlatmaz, anlatamazsınız, anlatmamanız lazım. Çünkü yurttaşlığın birinci şartı yurtseverliktir. Biz Kızılderili’leri kesmişiz, şöyle etmişiz böyle etmişiz diye çocuklara anlatırsanız o çocuğun güveni sarsılır, dünyası yıkılır. Onun için ona bunu anlatmazsınız. İsveç’te Laponlara yapılan muameleleri anlatmazsınız. Almanya’da Yahudi’leri nasıl kestik diye çocuklara anlatmazsınız. Bir yerde tabi bunlarla yüzleşmek gerekir. Bu herhalde ortaöğretimde bir miktar oluyor ama orada da tam olmuyordur. Dediğim gibi gençlerin dünyasını da fazla zorlamamak gerekir diye sanıyorum. Tabii ki ben eğitimci değilim ama eğitimciler bunu daha iyi bilir. Psikologlar, eğitimciler…

GO: Toplumun yüzleşmesi olarak bakacak olursak hocam?

S.A. Bu dediklerim ilk ve ortaöğretimle ilgili bir şey, ondan sonra böyle bir şeyin olmaması lazım. Yani herhangi bir kısıt olmaması lazım. En acı hakikatler konuşulabilmelidir ama –malı’dır –meli’dir diyorum çünkü bu çok zor bir iş. Bunu en iyi yapan Amerikalılar. Onlar kalkıp bir Vietnam filmi çeviriyorlar daha yeni Irak filmi çevirdiler. Amerika bunu yapabiliyor ama unutmayalım ki Amerika dünyanın tepesindeki bir ülke, hegemon bir ülke dünya egemeni bir ülke. Amerika’nın dünyanın her yerinde üssü var dünyaya egemen bunlar, dünyayı 15 kere yok etme gücüne sahip, böyle bir ülkede olabiliyor. Mesela Fransa diyelim, Fransa’nın bir sürü kirli işleri var, bunlardan önemli bir tanesi Cezayir’de yaptıkları... Cezayir’de bir milyona yakın adam kestiler Fransızlar. Şimdi Fransa da az buz ülke değil, nükleer silahları var, okyanuslarda nükleer silahlı denizaltılar dolaşıyor, belki dünyayı 15 kere dümdüz edecek gücü yok ama bir kere dümdüz edebilir Fransa’da. Şöyle şeyler duymuştum, Cezayir ile ilgili programlar olursa bunu prime-time’a koymuyorlar gecenin acayip bir saatine koyuyorlar. Yani ele alıyorlar bu çetrefilli can sıkıcı konuları ele alıyorlar ama öylesine. Pek doğrudan doğruya yüzleşemiyorlar. Mesela Fransa gibi bir ülke yüzleşemiyor. Şimdi kalkıp da Türkiye gibi yarı bağımlı bir ülkeden fazla da cesaret beklememek lazım, çünkü bu ülkeyi bir arada tutmak bir millet olgusu yaratmak belki daha önemli. İşte bilmem 100 bin, 200 bin ermeni öldü meselesi. Tabi bu tarihte olmuş bir olay, bunu söylemek gerekir, hiçbir kısıt olmaması lazım. Ama bizim ikinci cumhuriyetçilerimiz bakıyorsunuz başka bir şey bilmiyorlar. İşte biz Ermenilere neler yaptık, Rumlara neler yaptık, işte Bozcaada’da son kalan Rumların durumu. İşte bunu bir kere anlatırsınız 5 kere anlatırsınız, 15 kere anlatırsanız mesela bir dergide belli bir sürede bu başka bir şey oluyor, bu kampanya oluyor. Bence bu bizim için yararlı değil, başkalarına yararlı Türkiye’nin çok ciddi sorunları var. En başta bağımlı olması, bağımsız bir ülke değiliz biz.

G.O.: Bağımlı  olmaktan yana kastınız tam olarak nedir?

S.A.: Yani işte itilip kakılan bir ülkeyiz, subaylarının başına çuval geçirildi hiçbir şey yapmadık. Ondan sonra işte generallere yapılan muameleyi görüyorsunuz. Kozmik odasına hallaç pamuğu gibi attılar. Daha bir sürü şey var. Benim maaşımı IMF tayin ediyor. Çünkü Türkiye maalesef borca batık ülke. En önemli şey bu. Emperyalizmin en önemli numarası borca batırmak ülkeleri. Borca batınca tabi ne oluyorsunuz, Osmanlı devleti gibi bağımsızlığınızı yitirmiş oluyorsunuz bir ölçüde.

G.O.: Türkiye’de daha sağlıklı  bir toplum yaratmak için bu yüzleşmenin ertelenmesi mi gerekiyor? Bunu çıkarabilir miyiz?

S.A.: Hayır bunu söylemiyorum. Yüzleşelim de ama bunu kampanya haline getirmemek lazım…

G.O.: Rövanş  havasına büründürmemek lazım gibi…

S.A.: Yani Türkler alçaktır, Türkler kötüdür, Türkler gaddardır mesajı vermek belli bir psikolojik harekat. Türkiye bugün baskı altında bir ülkedir. Türkiye geçmişinde Sevr diye bir olay yaşamıştır. Nedir Sevr antlaşması? Sevr antlaşması arkadaşlar mesajı şu; sizi Rumeli’den kovduk şimdi Anadolu’dan kovuyoruz, bye bye… Sevr’in anlamı. Şimdi Sevr’den bahsedince ikinci cumhuriyetçiler siz paranoyaksınız diyorlar zaten buna Sevr paranoyası deniyor. Sevr antlaşması arkadaşlar bir dedikodu falan değil, hani bir İngiliz devlet adamının yemekten sonra sarhoş bir anında söylediği bir laf değil ağzından kaçırdığı bir laf değil. Bu resmi bir belge. Altında İngiltere Fransa ve İtalya’nın imzasını taşıyan mühürlü resmi bir belge ve bu belgeyi okuyunca amacın dediğim gibi Türkleri bu coğrafyada yok etmek. Eskiden Rumeli Anadolu kadar bir Türk yurduydu. Bugün Balkanlardan Türk yurdu diye bahsedebiliyor muyuz, bahsedemiyoruz. Etnik temizliğe uğradı Türkler Balkanlarda. Aynı şeyi Anadolu’da yapacaklardı ve bu belgeli. Şimdi Batılılar kimdir? Dünyaya egemen olan insanlardır. Dünyanın en güçlü, en zengin, en bilgili insanları, artı Amerika uzantıları var. Amerika Avrupa’nın bir uzantısı. Dünyaya egemenler. Kendilerine bir hedef koymuşlar Anadolu’dan kovmak için. Sonra onlar için ters gitmiş işler bir dahi bulmuşuz önder olarak ve müthiş bir kurtuluş savaşı başararak Sevr’i gündemden kaldırmışız. Peki, biz kaldırdık ama onlar kaldırdı mı? Neden vazgeçsinler? Siz dünyanın en güçlü, en zengin, en bilgili bir gücü olsanız koymuş olduğunuz bir hedeften vazgeçer misiniz?  Onların kafasında Türkler Anadolu’ya sonradan gelmiş barbarlar. Burası Hıristiyan toprakları. Biz üzerinde yaşıyoruz, onların görüşü bu. Buradan defolsunlar gitsinler diye düşünüyorlar. Çok sabırlı çok rafine insanlar Batılılar.

G.O.: Bir İngiliz diplomat yanlış hatırlamıyorsam şöyle demiş “Bizim projelerimiz çok değişmez, önceden planlanmıştır, bazı zamanlar rafa kalkar sonra zamanı geldiğinde tekrar gündeme alırız, koşullar olgunlaştığı zaman.”

S.A.: Evet böyle. Türkiye saldırı altındadır arkadaşlar. Türkiye’nin çözülememiş sorunları var. Ortaçağ defterini kapatamamış bir ülke. Nereden anlıyoruz bunu şeyhler ağalar ortada cirit atıyor. Fethullah hoca bir şeyh, bankaları var, gazeteleri, televizyonları var. Ağalar var, en son DTP’nin başındaki adam bir ağadır.

G.O.: Güneydoğu’nun yapısında bu var. Milletvekilleri başka bir partiden seçilse bile aşiret ağası olarak geliyor.

S.A.: Türkiye’yi şeyhler ve ağalar yönetiyor. Her seçimi onlar kazanıyor.

G.O: Ben konuyu fazla dağıtmadan. Anadolu’dan kovmak Avrupa’nın kafasındaki mantığı sorgulamak için bir soru soracağım. Avrupa’nın özellikle iki dünya savaşından sonra insan hakları düşüncesinin yayılması ve genişlemesini görebiliriz diye düşünüyorum. Bu gözlem sonucunda Amerika ve İsrail dışında toprak üzerinde hak iddia etme durumu söz konusu olmuyor. Tek hatırladığımız savaş belki de Yugoslavya’nın parçalanmasıdır. Eğer Anadolu’dan kovmak gibi bir düşünce varsa bu nasıl gerçekleşecek. Birinci Dünya Savaşı gibi bir sürecin olasılığını görüyor musunuz?

S.A: Onu nasıl düşündüklerini planladıklarını bilmiyorum. Ama dediğim gibi, bunlar çok sabırlı ve akıllı insanlar, hiç aceleleri yok ama hedefleri de var diye düşünüyorum. Makro hedefleri herhalde var.

G.O.: Mesela Avrupa Birliği ile beraber Dünya’nın bir bütün olma fikri varken böyle bir yeri bölmek parçalamak ve işgal etmek söz konusu olabilir mi? Topraktaki hakimiyetin değişimi yine savaşla mı olur?


S.A: Bunlar çeşitli bahaneler kullanabilirler mesela Mine Kırıkkanat’ın bir romanı var “Bir Gün, Gece” diye. O romanda şöyle bir senaryo var İstanbul’da büyük bir deprem oluyor. İstanbul iyice yıkılıyor, onun üzerine bir askeri darbe oluyor. Amerikalılar, Avrupalılar, Ruslar yardım için geliyorlar ama ordularıyla geliyorlar. Çünkü İstanbul mahvolmuş durumda ve sonuç olarak Türkiye kayboluyor ortadan. İstanbul NovaRoma ismiyle yeniden yapılıyor ve Ortodoksluğun merkezi oluyor. Yani mesela bu bir senaryo, böyle bir senaryo düşünülebilir. Biliyorsunuz deprem eli kulağında, Türk ordusu da dağıtılırken, bu da bir yol. Başka bir yol da iç savaş çıkartmak. Bunlarda çare tükenmez, çok akıllı adamlar, her türlü senaryo var. Türkiye çok büyük bir baskı altında mesela soykırım iddiası onların sopası. Türkler çıldırıyorlar neden gerçekleri anlatamıyoruz diye. Dışişleri bakanı çıldırıyor neden anlatamıyoruz diye. Anlamak istemiyor ki, adam sizi dövmek için yola çıkmış. Sopa olarak kullanıyor soykırım iddiasını.

G.O.: Peki biraz biz de kendimizi ifade etmekte zorlanıyor muyuz acaba?

S.A: Hayır hayır ifade ediyoruz.

G.O.: Yok diyip bırakmaktansa hem kamuoyuna hem dış basına daha açıklayıcı bilgiler verilse…

S.A.: Yok öyle değil bir sürü  kitaplar yazıldı Türkiye açısından inceleyen pek çok çalışmalar yapıldı, hâlen de devam ediyor. Ama karşıda tık yapmıyor çünkü dediğim gibi onlar üzüm yemek istemiyorlar, bağcıyı dövmek istiyorlar. Parlamentoların kalkıp başka ülkelerin tarihi hakkında karar alması komik bir şey. Biz kalkıp Venezuela tarihi hakkında TBMM olarak karar alsak herkes güler. Bir kere parlamentonun işi mi tarihle uğraşmak, kuvvetler ayrılığı diye bir şey var. Montesquieu’nün kuvvetler ayrılığı gibi değil tabi ama bilimle tarihle uğraşmaz parlamento, yetkili değildir donanımlı değildir, haddi değildir. Kalkıp da parlamentolar yer çekimi kanunu yoktur diye karar alabiliyorlar mı? Ama onların umurunda değil bu, çünkü bu bir kampanya haline gelmiştir. Uruguay gibi bir ülke kalkıp soykırım kararı alıyor, iş edinmiş. Bu ne demektir, nasıl bir küstahlıktır ve gülünçlüktür? Tarihle yüzleşmede %100 yüzleşmeye varım ama kampanya haline getirilmesine karşıyım.  Böyle olunca dışarıda yapılan kampanyanın bir parçasına dâhil olursunuz.

G.O: Bu sorun nasıl bir alt yapıda çözülebilir? Sorun Ermeni tarihçilerle Türk tarihçilerin ortak bir masaya oturmuyor olması mı?

S.A: Yok canım, bu tarih biliminin bir konusudur. Onlar ya da biz yazarız, iki tarafta da çalışmalar devam eder. Sonunda mesele ortaya çıkacaktır. Soykırım yapmış da olabiliriz. Almanlar da soykırım yapmışlar, herkes onlar hakkında karar mı çıkarıyor?

G.O.: Onlar bu durumu tanıyıp belli bir tazminat ödedikleri için…

S.A: Evet gidip Varşova’daki anıtın önünde ağladılar biz neler yaptık diye. Daha sonra İsrail’e birkaç milyon dolar para verdiler bu iş bitti. Soykırımı icat edenler Almanlar, soykırım kavramı ikinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkmıştır. Öncesinde yoktu.

G.O: Daha sonra bir kurul kurularak “genocide” kelimesi literatüre geçiyor…

S.A: Çünkü Almanlar yöntemli bir biçimde Yahudileri, Yahudi oldukları için, kötü Yahudi, iyi Yahudi ayrımı yapmadan öldürdüler. Biz bir savaşın içindeyken düşmana katılan ve bize silah çeken adamları zararlı olmayacakları bir bölgeye sürdük. Bu iki olayın bir alakası yok.  Orada adam ben kimya profesörüyüm diyor, dünyanın bir numaralı kemancısıyım diyor, hiç önemi yok ben seni öldürürüm diyorlar. Bak diyor ben birinci dünya savaşında Alman kahramanlık madalyası almışım. Hiç önemli değil, seni öldüreceğim diyor. Hâlbuki tehcir olayında zararlı olmayacağı düşünülen Ermeni’leri sürmediler. Gerçi sayıları fazla değildi ama bir ayrım yapıldı. Sürmeseydik belki Türkiye parçalanmış olacaktı. Oradaki amaç Balkanlardaki olayın tekerrür etmemesi için, biz yaşama hakkını koruyalım diye yapıldı. Hangi hükümet olsa bunu yapar. Amerikalılar mesela ikinci dünya savaşında Amerika’daki Japonları alıp toplama kampına götürdüler, hiçbir eylemleri olmadıkları halde. Belki bir şey olur diyerek. Japon kökenli Amerikalıların ihanet etme gibi bir niyetlerine dair hiçbir kanıt olmadığı halde bu yapılmış. Bizde ise silah çekip Van’ı ele geçirmişler. Her tarafta çeteler kurmuşlar köyleri basmışlar, çoluk çocuk katliamlar yapmışlar.

G.O.: Biraz daha yakın tarihimize gelmeden önce Yaşar Kemal’in bir açıklaması olmuştu. Atatürk’ün İzmit’te yaptığı bir konuşması 1921de Kürtlerin özerklik konusunda bir açıklaması olmuştu. O dönemde bizler kandırıldık diyen insanlar var.

S.A: Evet Atatürk’ün böyle bir sözü var ve o sözden vazgeçti. Neden vazgeçti? Şeyh Sait isyanı çıktı, bu gerici bir ayaklanmaydı, devrime karşıydı. Herhalde Atatürk ve arkadaşları şöyle düşündüler, biz bu özerkliği verirsek, ne medeni kanunu kabul ettirebiliriz, ne kadın haklarını, ne devrimleri kabul ettirebiliriz. Ortaçağı sürdürürler, ortaçağdan çıkmamız için bu olmamalı diye düşünmüş olmalılar.

G.O: Peki hocam o pragmatist bir açıklama mıydı? Yoksa en başından beri aklında ulus-devlet mi vardı?  Hiçbir zaman aklında Kürtlere özerklik verme gibi bir fikir yoktu, o dönemde öyle mi söylemesi gerekiyordu. Yoksa Şeyh Sait isyanı mı buna engel oldu?


S.A: Oportünistçe söylenmiş bir söz değil. O İstiklal Savaşından bu yana gelmiş bir şey. Yerel özerklik fikri biliyorsunuz Sovyetlerden geliyor, biz kolkolaydık Kurtuluş Savaşı sırasında. Yardımlar yaptılar bizlere ve birçok ideolojik etkilenme de oldu. O arada bu özerklik meselesi de genellikle kabul edilen bir şey. 1921 anayasasında bu var zaten. Atatürk onu dile getirmiş oldu sadece ama bunun iyi bir fikir olmayacağını gördü. Bence de bu doğru bir karardı çünkü töre cinayetleri, kadınların ezilmesi… Arkadaşlar en değerli eşitlik en önemli özgürlük kadınların eşitliği ve özgürlüğüdür. En önemli şey! Etnik grupların özerkliği bunlar ikinci derece şeylerdir, daha önemlisi kadın-erkek eşitliğidir. Feodal düzen, ortaçağ buna karşıdır. Ortaçağda kadın yarım insandır. Şeriatta mesela kadın yarım insan muamelesi görür, kadının miras hissesi %50dir, erkek evlat tam hisse alır kadınlar yarım hisse alır. Erkek öldürüldüğü zaman parasal tazminat var, kadınınki bunun yarısı. Evlilikte 4 kadına kadar evlenmek var, kadının statüsü 4te 1e iniyor, boşanmada da öyle…

G.O: Gayrı  resmi tarih resmi tarih konusunda bir soru sorayım. Bu ikinci cumhuriyetçi olarak nitelendirilen kişiler bu Tanzimat sonrası  160-170 senelik süreçte asıl olanların çok ciddi biçimde tahrip edildiğini, yalanların saklananların had safhada olduğunu söylüyorlar. Hakikaten bu derece bir tahrip var mıdır?


S.A: Yok canım… Öyle gizli saklı bir şey yok.

G.O: Yakın tarihe gelecek olursak, generaller, darbeler. 1960 darbesinden başlayıp biraz da Türkiye’nin darbe tarihini konuşabilir miyiz? Neden sürekli darbelerle yüzleşmek zorunda kalıyoruz, hep bu noktaya geliyoruz? Şu ana kadar Türkiye’nin geçirdiği 3 darbeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Hepsi sizin gözünüzde aynı mı?


S.A:  Bambaşka… Çocuklar cumhuriyetin tarihi iki döneme ayrılıyor, tek dönemde ele alınamaz. Nasıl ortaçağ ve yeni çağ birlikte ele alınamıyorsa cumhuriyet de tek bir dönem olarak ele alınamaz. Mutlaka bunun ikiye ayrılması gerekiyor, bilimsel tarihçilik bunu gerektirir diye düşünüyorum. Bu ayrılış şu şekilde 1919’dan 1950’ye kadar Atatürk devrimi dönemi, 50’den sonrası da Türkiye’de karşı devrim dönemidir. Biz şu an gittikçe koyulaşan karşı devrim dönemini yaşıyoruz. Bir karşı devrimin hedefi şeriat diktatörlüğüdür. Kadınların örtünmeden sokağa çıkamayacakları bir Türkiye… Hedef budur, şeriatın uygulanacağı bir düzen. Eski yazıya dönülür mü dönülmez mi bunlar teferruat. Trene binmiş bir biçimde karşı devrime doğru gidiyoruz.

G.O: Neden bunun başlangıcı olarak 1950leri gösteriyorsunuz.


S.A: İsmet İnönü 45’te çok partili sisteme geçme kararı aldığı anda karşı devrime geçiş başlar. Karşı devrim, Türkiye’deki Ortaçağ ölmeye mahkûmdu. Köy Enstitüleri, Halk Evleri, toprak reformu ile birlikte Türkiye modern bir ülke olacaktı, gidiş o gidişti. Bu gidişi maalesef İnönü erken bir kararla kesti. Ortaçağ güçlerini canlandırdı. İnönü o kararı alınca çok partili sistemin gerekliliğini hemen yapmaya başladı. Hasan Ali Yücel’i postaladı, yerine gerici bir milli eğitim bakanı getirdi. Reşat Şemsettin Sirer diye. Köy enstitülerini hemen bozmaya girişti. Pat diye olmadı orada bir hazırlık var, ortam hazırlandı, imam hatip kursları açıldı. Sonra Demokrat Parti kursları okul haline getirdi, yüzlercesi kuruldu. Karşı devrimin attığı 4 adım var. Birincisi 1951’de Halk Evleri kapatıldı. Halk Evleri kültür merkezleriydi, müzik, kütüphane, tiyatro, spor gibi etkinliklerin, yardım çalışmalarının yapıldığı merkezler. Bunlar kapatıldı. Yerine de başka bir şey kurulmadı, çok önemli bir örgüttü Halk Evleri. 1954’te Köy Enstitüleri kapatıldı, müthiş bir buluştu. Kırsal kesimi modernleştirecek mucize bir formüldü. Orada yetiştirilen kişiler sadece öğretmen değildi aynı zamanda teknisyendi. Teknoloji olarak neler yapılması gerektiğini öğreniyorlardı, sonra Dostoyevski okuyorlardı, eski Yunan oyunlarını oynuyorlardı ve keman çalıyorlardı. Demek ki bunlar öğretmen, teknisyen ve aydın insanlardı. Bu kızlar ve oğlanlar kendi köylerine ya da benzer civarlardaki köylere gönderiliyorlardı, uyum sorunları yoktu, iletişim sorunları yoktu, kiminle nasıl konuşulur biliyorlardı. Müthiş bir buluştu ve devam etseydi Türkiye’de ortaçağın beli kırılacaktı. Boşuna değil hemen Köy Enstitülerine saldırılması, karşı devrim çok bilinçli ve akıllı. Sonra bol bol imam hatip okulu açıp öğretmenliği ikinci sınıf meslek haline getirdiler. Bugün öğretmenlik çaresiz çocukların seçtiği bir alan oldu. Gerçi son günlerde işsiz kalmaktan daha iyi deyip seçen öğrenciler de var.

G.O: İnönü çok partili rejime erken geçti dediniz. Dış etkenlerin bir etkisi var mı? Rusya tehdidi var mı?


S.A: Sovyet Rusya’nın tehditleri rol oynadı tabi. İnönü o zaman tek liderdi ve korktu o şekilde karar aldı. Zaten böyle eğilimleri vardı, biraz da Atatürk gibi büyük bir rol oynamak istedi. Ama bir felaket oldu bunu getirmesi. Bakın 46 seçimlerini CHP hileyle ve zorla kazandı, 50 seçimlerini kaybetti ve sonra bir daha hiç kazanamadı.  CHP artık hiç kazanamıyor. Yani olsa olsa karşı devrim partileri bölünürlerse birinci parti olabiliyor. Ama TBMM’deki sandalye sayısının yarıdan bir fazlası daima karşı devrimin elinde olmuştur. Köy Enstitüleri 40’da açıldı İsmet İnönü bu kararı 45’te aldı, daha 5 sene olmuş. Toplum o kadar kolay değişir mi? Türkiye çok partililiğe 15-20 yıl sonra geçseydi bir denge olurdu. Seçimleri bazen ortaçağcılar kazanır, bazen modernler kazanırdı. Şimdi hep modernler kaybediyor.

G.O: Biraz daha geriye gidelim o zaman. Doktora tezinizi yanlış hatırlamıyorsak 31 Mart üzerine yapmıştınız. Mesela Ahmet Altan onu gerici bir ayaklanmaya karşı ordunun bastırması olarak değil de ordu içi ikilikten doğduğunu söylüyor.


S.A: Son olarak Radikal’de bir adam var, Avni Özgürel. O yazdı sanıyorum kulağıma geldi yazmış. 31 Mart’ı ordu düzenledi demiş. Acıklı bir durum bu. Kesinlikle aslı yok. Avni Özgürel enteresandır, Ahmet Taner Kışlalı öldürüldüğünde şöyle bir şey yazmıştı, hem de öldürüldüğünden hemen sonra. Dedi ki bu bomba onu korkutmak için konulmuş bir bomba. Kardeşim o bomba öldürdü o adamı, sen nereden biliyorsun korkutmak için olduğunu? Sen o bombanın hangi niyetle konulduğunu nasıl bilebilirsin ey Avni Özgürel! Suçu hafifletmek istiyor gibi, burada bir cinayet var. Bu arkadaş maalesef böyle münasebetsiz bir arkadaş. Şimdi de böyle bir şey söylemiş.

G.O: 31 Mart vakasına değinelim biraz da hocam. Nasıl bir ortam vardı?

S.A: Arkadaşlar İttihat ve Terakki mekteplilerin örgütüydü, yani modern Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye, bu tip okulluların örgütüydü. Bu iktidara gelince dedi ki, ben Osmanlı devletini adam edeceğim. Çünkü Osmanlı devleti ölüme gitmekteydi. Yalnız aralarında paylaşamıyordu büyük devletler, onun için bir türlü yok edemiyorlardı. Bu örgüt dedi ki ben bunu adam edeceğim, böyle olunca büyük devletler düşman oldular. Onun üzerine Saddamlaştırdılar İttihat ve Terakkiyi. Böyle bir kampanya açtılar, bunun ilk hamlesi 31 Marttır. İngilizlerin desteğiyle, Prens Sabahattin’in tezgâhladığı bir darbedir. Başarılı olmadı.

G.O: Büyük atılımların otoriter rejimler altında ancak gerçekleşebileceğine inanıyor musunuz? Fatih’i örnek gösterirler devrindeki Osmanlı tebaası nefret ediyorlarmış ama öyle şeyler gerçekleştirmiş ki değeri ancak 300 yıl sonra anlaşabiliyor gibi?


S.A: Tarihte genellikle büyük hamleler tepeden inme olmuştur. Mesela Büyük Petro Rus tarihinde çok önemli yeri var. İkinci Mahmut Tıbbiyeyi Harbiyeyi açan isimdir. Başka yerden gelemez, tepeden inmesi lazım. Halka sorsanız Tıbbiyeyi açalım mı diye, nedir o derler… Ne işe yarar derler.

G.O:  Peki özellikle tarihin esas noktalarından biri de bulunduğu yere ve zamana göre değerlendirilmesi gerekir. 27 Şubat çok yakın bir tarih. Dünyanın birçok yerinde artık darbe olmuyor. Türkiye bu aşamayı kaydedemedi mi? Kendi haklarını kazanarak bir ilerleme kaydedemeyecek mi?

S.A: Türkiye hala töre cinayetlerinin yapıldığı bir yer, Türkiye’de yaşayan bir ortaçağ var. Bu seçim sonuçlarından belli. Meclisin incelemesini yapın kaç tanesi ağa kaç tanesi şeyhlerin eliyle seçilmiş… Ecevit bile kalktı Fethullah hocaya bir sürü övgüler düzdü okullarını beğendi. Hatta Kütahya’dan Fethullahçı aday bile gösterdi deniyor. En sonda Vahdettin hain değildir diye bir sözü var. Maalesef ortaçağ egemen ve bu ortaçağı emperyalizm destekliyor. Emperyalizmle karşı devrim kolkola. İkinci cumhuriyetçilerimiz de bu ittifaka hizmet diyor. Tabi ikinci cumhuriyetçiliğin karizması biraz çizildi, çatlamaya başladı. Çünkü geçen sene Ruşen Çakır’la Şerif Mardin’in yaptığı bir röportaj var orada Şerif Mardin, (Mardin ikinci cumhuriyetçilerin gurularından bir tanesi benim de hocamdı) AKP’nin başındaki kişiler çok muhterem kişilerdir birçoğunu tanıyorum ama bunlar ipin ucunu kaçırabilirler çünkü mahalle baskısı diye bir şey var. Bu ikinci cumhuriyetçilerin temel dogmalarından birini çatlattı. Neydi bu temel dogma? Türkiye İran olmaz dogması. Şerif Mardin bu sözüyle Türkiye İran olabilir demiş oldu. Sonra Cüneyt Ülsever, Nuray Mert falan da dönmeye başladılar hafif hafif çünkü bu böyle dogmatik bir cephe. Diyorlar ki batılılar ne yaparsa iyidir, sandıktan ne çıkarsa iyidir, ordu ne yaparsa kötüdür ve Türkiye asla İran olmaz diyorlar. Dogmatik bir dünyaları var ve emperyalizme hizmet ediyorlar bu görüşleri ile… Yargıyı ve askeri budamak istiyorlar, ordusuz ve yargısız nereye gidilir? Karşı devrim bir günde gerçekleşir mahalle baskısı ile…

G.O: İlhan Selçuk mesela Türkiye’de her daim şeriat tehlikesi olduğunu söyleyen bir insan geçenlerde yazdığı yazıda “Ben inanmıyorum Türkiye’ye şeriat falan gelmez demişti” gerekçe olarak da AKP’nin laik yaşama ve ekonomik duruma uyum sağladığını ve düzenin onları değiştireceğini savunuyor. Siz katılıyor musunuz buna?


S.A: İkinci cumhuriyetçilerin görüşü  bu. Diyorlar ki karşı devrimciler imamlar adam olacaklar Avrupa’daki Hıristiyan demokratlar gibi. Ama Batı ortaçağ ile defterini aydınlanma ile çoktan kapadı. Öncesinde cadı yakıyorlardı.

G.O: Peki Batı,  ortaçağ dönemini kanlı  bir şekilde geçirdi ve aydınlanmayı  yaşadı. Biz Müslüman bir toplum olarak bu kanlı  dönemi geçirmeden yumuşak bir geçiş  yapabilecek miyiz? Siz tarihi açıdan böyle bir şeyi mümkün görüyor musunuz yoksa tarihin gösterdikleri net mi?

S.A:  Avrupalıların ayrıcalığı  adamlar yüzyıllarca bu işin bedelini ödediler. 1300lerden başlıyor bu geçiş dönemi, bu işi pişirdiler, mücadelelerini verdiler. Onlar büyük bedeller ödeyerek bunu yaşadılar. Bizim problemimiz biz bu işi kısa zamanda yapmak zorundayız. Devrimle olur bu ancak kestirme gidişler hep devrimle olur. Devrimcilik altı oktan biridir. Atatürk de zaten bunu İzmit konuşmasında belirtmiş, uzun soluklu 100-150 yıl sürebilir, geri dönüşler olabilir, ama devrim yürür.  Kadınların eşitliğini oylasanız Türkiye’de kaybedersiniz muhtemelen.

G.O: Tarih ilericidir, tarih ilerledikçe medeniyetler ileriye gitmek zorundadır. Bu görüşe inanıyor musunuz? Sizin tarih felsefeniz nedir?


S.A: Öyle görünüyor tabi, insanlar gelişen ilerleyen mahlûklar.  Kaçınılmaz bir biçimde ilerleyecekler. Mahmut Esat Bozkurt vardır devrim tarihi profesörüdür, ilginç bir sözü vardır, Kimsenin köle olma özgürlüğü yoktur der. Hiçbir ülkenin de geri gitme özgürlüğü yoktur. Devrimci bakış bu.

G.O: Hocam eklemek istediğiniz bir şey var mı?


S.A: Gençler ülkeye sahip çıkın!

Röportajı yapanlar: Serra Ataman, Serkan Berberoğlu, Caner Çakmak

Prof. Dr. Sina Akşin
Tarih Akademisyeni

25.05.2010 03:50
Görüntülenme Sayısı: 652


Bölümdeki diğer yazılar:
Yazarın yazıları:

Hocanın yaptığı her yoruma katılamıyorum ancak şunu demiş: "Kadınların eşitliğini oylasanız Türkiye’de kaybedersiniz muhtemelen." Maalesef doğru. Demokrasi çoğunluğun diktatörlüğü değildir, ama Türkiye'deki sağcı cephe öyle algılamakta.
Feminist - 22.08.2010 04:05

İsim:

E-posta:

E-posta adresinize bir teyid e-postası gönderildikten sonra yorumunuz onaylanacaktır. E-posta adresiniz görüntülenmeyecektir.
Yorum:
Hocalarımız:
En çok okunan 10
En çok yorumlanan 10
Yemekhanede Bugün
Yaklaşan etkinlikler