Güncelleme: 19.04.2010 05:17 Sunucu saati: 10.09.2010 23:11
Türkiye'nin En Büyük Öğrenci Gazetesi
Anketimize cevap verdiniz mi?

27 Mayıs'a Bir de Böyle Bakalım

Üzerinden geçen elli yılı düşününce, 27 Mayıs’ın geçmişten farklı olarak daha serinkanlı şekilde irdelenmesini bekliyor insan. Oysa bugün 27 Mayıs hala bir turnusol kağıdı işlevi görüyor. Bu müdahale bir darbe miydi yoksa bir devrim mi? Bu soruya vereceğiniz cevaba göre ideolojik sınıflandırmaya tabi tutulmanız mümkün. Oysa bugünün siyasetinde bile hala etkili olabilen bir olayı ya da süreci ayrışma unsuru olarak kullanmanın bugün demokrasimize katabileceği pek bir şey yok. Yapmamız gereken 27 Mayıs’ı en iyi şekilde analiz edip demokrasimizin geleceği için yaşanılan o zorlu dönemden dersler çıkarmak olmalı.

1962 yılının 30 Mayıs’ında Yön Dergisi’nde yayınlanan bir yazısında Şevket Süreyya Aydemir kendi deyimiyle 27 Mayıs ihtilalinde iki cereyanın varlığından bahsediyor. Aydemir’e göre ilk cereyan Batı manası ile demokratik normal bir hukuk devletinin kurulma çabasıdır. 1950-1960 arasında soysuzlaştırıldığı ileri sürülen demokrasi çabamızın kurtarılması ve bu çabanın, bütün demokratik müesseselerin kurulması ve korunması suretiyle tamamlanması davasıdır. İkinci cereyan ise Milli Birlik Komitesi içinde sonradan beliren ve ilk cereyanın çizdiği çerçevenin dışına çıkan bir anlayış taşıyordu. Bu cereyana göre birbiriyle dalaşmaktan başka bir işe yaramayan siyasi partilere idareyi devretmek yerine ihtilal, sosyal meseleleri ele alır hale gelmeli, sosyal reformlar yapmalıydı.

Aydemir daha ilk adımda mantığın ilk cereyandan yana olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Çünkü 27 Mayıs, sadece demokrasinin kurtarılması için yapılmıştı. Yeni bir Anayasa, yeni bir seçim kanunu, yeni seçimler ve nihayet bu seçimlerde kazanacak siyasi partiye iktidarın devri ve sonra kışlalara dönüş! Arkaya bile bakmamak ve yapılanları unutmak!” 1

Her ne kadar Aydemir’in dediği gibi Milli Birlik Komitesi içinde ilk cereyan galip gelmiş olsa da 27 Mayıs Türk demokrasisine bugün düşünmemiz gereken miraslar bıraktı. Darbeyi yapanlar ayaklarının tozuyla geldiklerini ve yine ayaklarının tozuyla döneceklerini söyleseler de Aydemir’in de bahsettiği kışlalara dönüş tam anlamıyla olmadı. Cumhuriyet öncesi döneme kadar uzatabileceğimiz ordunun siyasete müdahale etme geleneği 27 Mayıs ile birlikte ilk defa Cumhuriyet döneminde de kendini gösterdi. Talat Aydemir’in 27 Mayıs’ı tamamlamak düşüncesiyle yaptığı ısrarlı darbe girişimleri 27 Mayıs’ın bu geleneği hafızalarda tazelediğini gösteriyor. Kaldı ki sonrasında 12 Mart 1971 darbesini, Faruk Gürler’in cumhurbaşkanı seçilmesi için askerin meclisi nasıl kuşattığını, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı, yakın geçmişteki e-muhtıra tartışmalarını hatırlayacak olursak; 27 Mayıs’ın askeri müdahale geleneğini Cumhuriyet dönemine taşıdığını ve askeri darbelerin yapılabilirliğini gösterdiğini söylemek yanlış olmaz.

Aydemir’in arkaya bile bakmamak ve yapılanları unutmak diye bahsettiği de hiçbir zaman gerçekleş(e)medi. Çünkü 27 Mayıs darbesi arkasında biri başbakan ikisi bakan olmak üzere üç kişinin idamını bıraktı. Bu trajik son, idam edilenlerin yakınlarında, sevenlerinde ve hatta Demokrat Parti aleyhinde olanlarda bile onarılması mümkün olmayan yaralar açtı. Bunun yanında, Demokrat Parti’nin seçimle değil de askeri darbeyle devrilmiş olması bugün o dönemin icraatlarının yazılmasını, konuşulmasını engelledi. İdamlar, demokrasimizin dününün tartışılmasını gölgelediği gibi günümüze kadar gelinen süreçte mağduriyet temelli bir siyasetin doğmasına neden oldu. İdamlarla beraber duygular aklın önüne geçti ve demokrasimiz için çıkarılacak derslerle dolu olan bir dönem bizim için basit bir turnusol kağıdı işlevi görmeye başladı.

Bu durumu bugün başka şekillerde tarif etmek de mümkün…

Ahmet Türk’e atılan yumruk üzerine Selahattin Demirtaş’ın konuşmasında “Bize bu yumruk Piran’da atıldı.” diyerek Şeyh Sait isyanının çıkış yerine vurgu yapmasında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında çıkan bu isyanın liderlerinin asılmasının etkisi olmadığını söyleyebilir miyiz?

12 Mart 1971 darbesi sonrası Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edilmiş olmasının, bugün üniversite gençliğinin, duygusallığın ellerinden kurtulamayıp hala Soğuk Savaş dönemi söylemlerini devam ettirmesinde etkisi olmadığını söyleyebilir miyiz?

Peki, 1999’da yakalanan terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın idam cezasının kaldırılması sayesinde idam edilmemiş olmasının, Türkiye’yi bir felaketin eşiğinden döndürmediğini söyleyebilir miyiz?

Öyleyse, geçmişi değerlendirmenin amacı ayrışmak değil ders çıkarmak olmalı. Çıkar peşinde koşan geçmiş değerlendirmesinin bize bir faydasının olmayacağı açık. Herkesten önce hemen her konuşmasında geçmişe göndermeler yapmayı pek seven, DP geleneğini devam ettirdiğini söyleyen başbakanın bunun farkında olması lazım.

Çıkarcı ve kaderci yaklaşımların bizi daha güzele ulaştırmayacağı kesin.

Yoksa bu işin önünü alamayız.

Birileri de çıkar der ki:

“Kader… Bu, siyasetin fıtratında var. Amerikan başkanı bile bu yolda hayatını kaybetmedi mi?” (!)


1 AYDEMİR Süreyya Şevket, Lider ve Demagog, Remzi Kitabevi, 1997

Sezgin Öztürk
Kimya
sezginozturk86@yahoo.com
28.05.2010 15:15
Görüntülenme Sayısı: 544


Bölümdeki diğer yazılar:
Yazarın yazıları:

İsim:

E-posta:

E-posta adresinize bir teyid e-postası gönderildikten sonra yorumunuz onaylanacaktır. E-posta adresiniz görüntülenmeyecektir.
Yorum:
Hocalarımız:
En çok okunan 10
En çok yorumlanan 10
Yemekhanede Bugün
Yaklaşan etkinlikler