Kimseye Etmem Şikâyet
"Bir insana bir insan herhalde yeterdi. Fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya, tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapılabilirdi?" (Sabahattin Ali – Kürk Mantolu Madonna)
Neyle avunabilirim ben? Tanrım, mutluluk hiç mi kalmadı? Daha ne kadar sürecek bu berduş halim? Hayır, kimsenin kabahati yok. Uzun zaman önce, ayın iki bulut arasında boğulup kaldığı bir gecede, kederimden ciğerlerime ağır bir melankoliyi kendi ellerimle saplamıştım. Aynı akşam suçsuz ve beyaz bir kelebeği sorgusuz sualsiz içeri attılar. Birkaç saat sonra oracıkta can verdi ecelinden. Bütün efkârını da o zindanda bıraktı. Peki ya ben? An geçtikçe acılarıma bir yenisini ekledim. Zaman zaman nehirleri kana buladığım oldu. Sizleri susuz bıraktım. Bir de bataklıklarda uyurken masum düşler kurdum. Ama ne fayda? Böylesi bir izbelikte yaşamaya alışmışken, maruz kaldığım en ufak bir hülya bile beni incitmekten başka hiçbir işe yaramayacaktı zaten.
Dostlarım! Hayatın şu garip ve ziyan tesadüfleri iyice tüketiyor beni. Durmadan eriyorum. Şu sefaletin ortasında olacak iş miydi bu? Ne yapmalı, nasıl kurtulmalı bundan? Ah güzel kız, ah şirin kız! Gözlerim kapanır kapanmaz aklıma saçlarını ve sütten tenini getirdiğimde, yeni hüsranımı yani seni çok özlüyorum. İnsan, ait olmadığı bir diyarı düşünemez mi? Ben, ancak ölmek pahasına düş kurabilirmişim demek ki. Yine de kendimi toparlayıp seni düşünmeye devam ediyorum. Ne aydınlık bir yüz! Benim altında güneşleneceğim bir sokak lambam bile yok oysa. Yazık, çok yazık…
İnsanoğlu zayıf ve eksik bir mahlûk olsa gerek. Belki de sadece ben öyleyimdir. Hem insanoğlunu tanıyacak güce hiçbir zaman erişemedim doğrusu. Bu da apayrı bir yaradır içerimde. Her neyse, işte bu zafiyet, bizleri bir diğerine kayıtsızca muhtaç olmaya iter sürekli. Ya eksikliğimizi giderecek, ya da zayıflığımıza merhamet edecek bir varlığa derin bir arzu duyarız. Sefilliğimden mi yoksa korkaklığımdan mı bilemiyorum ama tam da bu arzu kapımı çaldığında, ona sırt çevirdikten sonra ondan hep kaçmışımdır. Bu yüzden aşk nedir hiç bilmedim. Lakin kalbime sirayet eden bu kadın beni ele geçirdikçe, aşkı tanımayı o kadar çok istedim ki; yaklaşan felaketten hiç haberim olmadı.
İlk görüşte aşk takıntısı vardır ya kimi sevdalıların. Ne yalan söyleyeyim, onu ilk görüşümde ona karşı, kütüphane önü yahut bir bölüm kantininde rastladığım güzel kadınlara karşı ne hissediyorsam onu hissettim. Ertesi gün, yolda yürürken yanımdan geçen bütün kadın simalarını yokladığımı fark edince, hikâyem başlamış oldu. Artık yemekhane ile yurtlar bölgesi arasını mümkün olduğu kadar yavaş bir hızla alıyor, otobüsüme de onu görememenin kederiyle bedbin bir halde biniyordum. Derken, bir pazartesi akşamı, ben yemekhaneden çıkarken talih yüzüme güldü ve ahu gözlü kadın bir anda önümden geçiverdi. Hayatımda ilk defa bir kadını takip etmeye başladım.
Öylesine sakin öylesine yalın adımlar atıyordu ki; bu kadına hayranlıkla bakmaktan kendimi alıkoyamadım. Aradaki mesafeyi hiç bozmadan onu izliyordum. Acaba yanına gidip ona dingin adımlarla hiç konuşmadan eşlik etsem ne derdi? Veya konuşmak yerine, Edip Cansever’den bir şiir okusam? Tanrım, ne düşünüyordum ben? Tabii ki de korkutacaktım onu. Belki nezaketen gülecekti yüzüme gülmesine de içini, bu yabancının varlığı ürkütecekti. Bense kendim dışında bir insanda yarattığım rahatsızlıktan ötürü huzursuz yatacaktım o gece. İnsan içine çıkacak yüzüm olmayacaktı. Bu yüzden kalbimde saçlarına dokunmanın hissiyle yurda girişini izledim, bir sonraki görüşüme kadar bir elveda yolladım o her şeyden habersizken.
Ertesi birkaç hafta boyunca o, yurdun kapısının önüne gelmeden elimdeki Proust kitabından beğendiğim satırların altını çizerek bekledim onu. Bana bu cesareti veren şey, beni hiç tanımıyor olmasıydı. Genelde bana hiç dikkat etmeden düşünceli bir halde içeri giriyor, kantine uğramadan odasına çıkıyordu. Yara almadan böylesi bir heyecanı yaşamak, ciğerimdeki melankoliyi biraz olsun hafifletiyordu. Öyle ki; bu akşam sessiz bekleyişlerimi terk edip onunla konuşmaya bile karar vermiştim.
Kapının önüne geldiğimde, evden çıkarken üstüme başıma hiç dikkat etmemiş olduğumu fark ettim. Laboratuardan yeni çıkmıştım ve kafam allak bullaktı. Ne diyecektim şimdi ben? Söze nasıl başlanırdı? Nasıl kendimi anlatabilirdim? Erkeklerin cesur olması gerektiği söylenirdi oysa. Bu olmazsa öteki, öteki olmazsa diğeriydi. Bir kadın için can sıkmanın ne lüzumu vardı?
Bana doğru ağır bir şekilde yaklaştığında, daha önce hiçbir kadınla oturup şöyle iki çift laf etmemiş olduğumu anımsadım. O, yanımdan geçip gitti. Bense tek kelime dahi edemeden olduğum yere mıhlanıp kaldım. Evet, bu maceralara ait değildim. Tüm bekleyişler ve hayaller, beni bu çamurdan çekip çıkarmak yerine, benliğimi sığ bir suda boğuyordu. Ve benim ne bir ruh ikizim ne de ilk görüşte aşkım olabilirdi.
Melih Solmaz
Elektronik Müh.
mlh.slmz@gmail.com
11.07.2010 00:04
Görüntülenme Sayısı: 464
12 Eylül 2010'da yapılacak olan anayasa referandumunda tercihiniz ne olacak?
































